İtirafla başlayayım: Genelde iki ayrı browser kullanırım ve her ikisinde de onlarca sekme açık olur. Hatta son yılların en önemli dijital buluşlarından biri benim için, bilgisayarı kapatıp açtıktan sonra sekmelerimin aynı şekilde geri gelmesi olabilir. Bir de üstüne bilgisayardaki sekmelere telefondan da ulaşabilmek var ki, insanın kendi zihinsel dağınıklığını cihazlar arasında senkronize edebilmesi başlı başına çağımızın küçük mucizelerinden biri.
Ama bu sekmelerin hepsi multitasking yapmak için açık beklemiyor. Bazen odaklanmış bir çalışma sırasında denk geldiğim bir yazıyı sonra okumak için ayırıyorum. Bazı sekmeler haftalarca uykuda kalıyor. Bazıları sekme gibi değil, daha çok geçici bookmark gibi çalışıyor. Gerektiğinde hızlıca ulaşabileceğim küçük dijital ayraçlar gibi…
Yine de ne yalan söyleyeyim, onlarca sekmenin, birden fazla cihazın ve bir sürü iletişim kanalının odaklanmayı desteklediğini iddia etmek kolay değil. İnsan bazen masum bir “sonra bakarım” sekmesi açıyor; sonra o sekmeler zihnin arka odalarında küçük bir kalabalığa dönüşüyor. Her biri sessiz gibi duruyor ama varlıklarıyla dikkat alanını çaktırmadan işgal ediyor.
Öte yandan odaklanmam gereken işler için takvimde özel saatler kapattığım, bildirimleri susturmaya çalıştığım ve mümkün mertebe multitasking’den uzak durduğum da doğru. Yani bu yazı, sekmesiz bir keşişin sade yaşam manifestosu değil. Daha çok, sekmelerle yaşayan ama dikkatin bedelini de fark etmeye çalışan birinin notları.
Çünkü multitasking dediğimiz şey, sandığımızdan farklı işliyor. Beynimiz gerçekten aynı anda birden fazla dikkat isteyen işi yürütmüyor; işler arasında hızlı hızlı geçiş yapıyor. Sahnede aynı anda beş oyun oynanmıyor aslında; aynı oyuncu kostüm değiştirip bir sahneden diğerine koşuyor. Her kostüm değişiminin de bir bedeli var.
Bir dönem iş ilanlarında “multitasking becerisi yüksek” olmak neredeyse kahramanlık madalyası gibiydi. Aynı anda e-posta cevaplayan, toplantı dinleyen, WhatsApp mesajlarına bakan, arada bir Excel dosyasını güncelleyen ve bütün bunların üstüne “çok verimli bir gün geçirdim” diyen insan, modern iş hayatının çevik savaşçısı gibi görünüyordu.
Oysa bugün biliyoruz ki multitasking çoğu zaman eş zamanlılık değil, hızlı görev değiştirmedir.
Bilişsel psikoloji literatüründe bu bedele genellikle “switching cost”, yani görev değiştirme maliyeti deniyor. Rubinstein, Meyer ve Evans’ın klasik çalışması, bir görevden diğerine geçmenin zaman maliyeti yarattığını, bu maliyetin özellikle görevler karmaşıklaştığında arttığını gösteriyor. Araştırmaya göre görev değiştirirken zihin iki temel işlem yapıyor: önce “şimdi hangi hedefteyim?” diye hedefi değiştiriyor, sonra da “bu görevin kuralları neydi?” diye ilgili zihinsel kuralları yeniden etkinleştiriyor. Bu işlem çok kısa sürse bile, gün içine yayıldığında ciddi bir dikkat sızıntısına dönüşüyor.
Bu yüzden multitasking bazen verimlilik gibi görünür, aslında sadece verimlilik taklididir. Görünüşte hareket çok olsa da ilerleme azdır.
Zihnin geri dönüş maliyeti
Bir rapor yazarken gelen bir mesajı cevapladığımızı düşünelim. Mesaj yalnızca otuz saniye sürmüş olabilir. Ama rapora döndüğümüzde kaldığımız cümleye değil, önce zihinsel konuma dönmemiz gerekir. Ne anlatıyordum? Bu paragraf nereye gidiyordu? Az önce hangi fikri bağlayacaktım? Dosyanın içinde bir noktaya değil, düşüncenin içinde bir yere geri dönmeye çalışırız.
Stephen Monsell’in görev değiştirme üzerine kapsamlı değerlendirmesi de bu noktayı destekler: Bir görevden diğerine geçmek, zihinsel kaynakların yeniden yapılandırılmasını gerektirir. Yani mesele yalnızca dikkatimizin dağılması değil, zihinsel sistemin yeni göreve uygun şekilde tekrar kurulmasıdır.
Bu küçük yeniden kurulumlar gün içinde onlarca kez tekrarlandığında görünmez bir yorgunluk üretir. Akşam olduğunda “Bugün çok şey yaptım ama ne yaptım tam bilmiyorum” hissi biraz da buradan gelir. Zihin bütün gün çalışmıştır, ama derinleşememiştir. Kazma toprağa her seferinde başka bir yerden vurmuştur.
Dikkat tortusu: Zihin eski işte kalır
Multitasking’in en güçlü kavramlarından biri Sophie Leroy’un “attention residue” kavramı. Türkçede buna “dikkat tortusu” diyebiliriz. Leroy’un araştırması, bir işten diğerine geçtiğimizde dikkatin tamamının yeni işe taşınmadığını, bir kısmının önceki işte kaldığını gösteriyor. Özellikle ilk iş tamamlanmadan bırakıldıysa, zihin yeni işe tam kapasiteyle geçemiyor.
Bu çok tanıdık bir deneyim. Bir mail yazarken yarım bırakıp toplantıya girersiniz. Toplantıdasınızdır ama zihninizin küçük bir parçası hala o mailin son cümlesiyle cebelleşiyordur. Ya da bir sunum hazırlarken gelen mesajı cevaplayıp geri dönersiniz, fakat artık sunuma dönen yalnızca bedeninizdir; dikkatinizin bir kısmı mesajın yarattığı çağrışımlarda kalmıştır.
Dikkat tortusu, iş hayatının görünmeyen kumudur. Ayakkabınızın içine kaçar, yürümeye devam edersiniz ama iş işten geçmiştir artık.
Benim açık sekmelerim de biraz böyle çalışıyor. Her biri acil bir iş değil belki ama her biri zihnimde küçük bir yer tutar. “Buna sonra bakacaktım”, “şunu okuyacaktım”, “bu kaynak lazım olabilir”, “bu fikir bir yazıya dönüşebilir” derken, sekmeler yalnızca browser’da değil, zihnin kenarlarında da açık kalır.
Telaşla üretkenliği karıştırmak
Burada ilginç bir tuzak var. Kesintiler sebebiyle vaktimiz daraldığında bazen işi gerçekten daha hızlı yaparız. Çünkü zihinsel sistemimiz arayı kapatmaya çalışır. Gloria Mark ve arkadaşlarının kesintiye uğrayan iş üzerine yaptığı çalışma bunu gösteriyor: İnsanlar kesintiler sonrasında daha hızlı çalışarak telafi etmeye çalışabiliyor, fakat bunun bedeli daha yüksek stres, daha fazla hayal kırıklığı, zaman baskısı ve zihinsel efor oluyor.
Yani dışarıdan bakınca kişi çevik ve üretken görünebilir. İçeride ise sistem alarm durumundadır. Bu bana iş hayatında sık gördüğümüz bir yanılsamayı hatırlatıyor: Telaş, performans sanılıyor. Halbuki telaş, dağılmış dikkatin hızlandırılmış halinden ibarettir.
Bunu özellikle bilgisayar başı işlerde, liderlikte, koçlukta, fasilitasyonda, strateji tasarımında, yazı yazarken, yazılım geliştirirken ve karmaşık kararlar alırken daha net görüyoruz. Çünkü bu işler işlem yapmaktan çok anlam kurmayı gerektirir. Anlam da parça parça dikkatle değil, süreklilikle oluşur.
Birini gerçekten dinlemek de böyledir. Karşınızdaki kişi konuşurken bir yandan telefona, bir yandan ekrana, bir yandan kendi cevabınızı hazırlamaya gidip geliyorsanız, orada dinleme değil, dikkat kırıntıları vardır. Oysa bazı konuşmalar tam dikkati hak eder. Hatta bazen tam dikkat, konuşmanın kendisinden daha dönüştürücüdür.
Dijital multitasking ve dikkat alanının kirlenmesi
Bugünün multitasking’i eskisinden daha kaygan; artık geçişler sadece fiziksel olarak değil, ekran sekmeleri arasında da yaşanıyor. Bir belge açıkken Teams bildirimi geliyor. Teams’e bakarken WhatsApp Web göz kırpıyor. Tam geri dönecekken e-posta kutusunda kalın yazılmış bir konu başlığı beliriyor. Zihin, küçük kırmızı noktaların rehinesi haline geliyor.
Mecralar arası multitasking üzerine yapılan çalışmalar da bu açıdan önemli. Ophir, Nass ve Wagner’in PNAS’ta yayımlanan çalışması, yoğun medya multitasking yapan kişilerin ilgisiz çevresel uyaranlardan ve hafızadaki ilgisiz temsillerden daha fazla etkilenebildiğini, hatta görev değiştirme testlerinde daha kötü performans gösterebildiğini buldu.
Burada “demek ki çok ekran kullanan herkesin dikkati bozuluyor” gibi kaba bir sonuca gitmek doğru olmaz. 2021 tarihli bir meta-analiz, medya multitasking ile bilişsel kontrol arasındaki ilişkinin genel olarak küçük olduğunu, ölçüm yöntemine ve değerlendirilen bilişsel işleve göre değiştiğini belirtiyor. Aynı çalışma, mevcut bulguların nedensellik kurmak için yeterli olmadığını da vurguluyor.
Bu nüans önemli. Multitasking konusunda ahlakçı bir teknoloji karşıtlığına gerek yok; mesele teknoloji değil, ekranın bizi durmadan başka bir bağlama ışınlamasıyla şekillenen dikkat yapısı.
Multitasking’in sosyal yüzü
Sınıf ortamında yapılan bir çalışma, laptop üzerinden multitasking yapan öğrencilerin hem kendi öğrenmelerini hem de yakınlarında oturanların öğrenmesini olumsuz etkileyebildiğini gösterdi. Sana, Weston ve Cepeda’nın çalışmasında, ders sırasında laptopla başka işlerle uğraşan öğrencilerin test performansı daha düşük çıkıyor; üstelik bu öğrencilerin ekranını gören yakın akranların performansı da düşüyor.
Bence bu bulgu iş hayatı için de çok değerli, çünkü multitasking kişisel bir alışkanlıktan ibaret değil; aynı zamanda paylaşılan bir dikkat iklimi yaratıyor. Toplantıda bir kişinin ekranına gömülmesi kendi dikkatini dağıtmakla kalmıyor, odadaki temas kalitesini de değiştiriyor. Bir liderin sürekli telefonuna bakması toplantının psikolojik ritmini bozuyor; bir fasilitatörün zihinsel olarak sürekli başka yerde olması ise alanın güvenini azaltıyor.
Dikkat bulaşıcıdır. Dağınıklık da öyle.
Bu yüzden toplantı odalarında, eğitimlerde, atölyelerde veya bire bir görüşmelerde mesele sadece “telefonunu kapat” değildir. Daha derinde şu soru vardır: Bu alana nasıl bir dikkat kalitesiyle geliyoruz? Burada gerçekten birlikte miyiz, yoksa aynı takvim davetinin içinde paralel yalnızlıklar mı yaşıyoruz?
Peki multitasking hiç mi olmaz?
Elbette her çoklu faaliyet aynı değil. Yürürken müzik dinlemek, bulaşık makinesini boşaltırken podcast açmak, çok iyi bildiğimiz mekanik bir işi yaparken düşük dikkat isteyen başka bir şeye kulak vermek aynı kategoriye girmez. Sorun, iki dikkat isteyen işi aynı anda yürütmeye çalıştığımızda başlar.
Ayrıca araştırmalarda “supertasker” diye adlandırılan, aynı anda iki işi çok az performans kaybıyla yürütebilen çok küçük bir grup insandan da söz ediliyor. Watson ve Strayer’ın çalışması, böyle istisnai profillerin var olabileceğini gösteriyor. Ama istisnalar kaideyi bozmaz. Çoğumuz için multitasking bir yetenek gösterisi değil, kısıtlı bilişsel kaynağımızı dibi delik bir kovayla taşımaktır.
Bu yüzden esas soru “multitasking iyi mi kötü mü?” değil; “Bu iş derin dikkat, karar kalitesi, ilişki kalitesi veya öğrenme gerektiriyor mu?” sorusu. Cevap evetse, multitasking muhtemelen bir bedel ödetecektir.
Tek işe odaklanmak da bir disiplin meselesi
Odaklanmak, bugünün iş dünyasında neredeyse eski moda bir davranış gibi görünebiliyor. Oysa single-tasking bir yavaşlama çağrısından çok, profesyonel bir kalite disiplini. Bir şeyi gerçekten düşünmek, bir insanı gerçekten dinlemek, bir metni gerçekten yazmak, bir problemi gerçekten çözmek için dikkatimizin bir süre aynı yerde kalmasına ihtiyacımız var.
Bunun için küçük ama etkili pratikler mümkün:
• Bildirimleri kapatarak çalışmak.
• E-posta ve mesaj kontrolünü gün içinde belirli bloklara almak.
• Takvimde “derin çalışma” alanları kapamak.
• Toplantılarda bilgisayarları hatta cep telefonlarını yalnızca gerçekten gerekiyorsa açık tutmak.
• Bir işe başlamadan önce “bunu bitmiş saymam için ne gerekli?” sorusunu sormak.
• Yarım kalmış işleri açık bırakmamak, en azından bir sonraki adımı not ederek kapatmak.
Bunlar kulağa küçük hijyen adımları gibi gelebilir. Ama dikkat de hijyen ister; kirlenen sadece bilgisayarımızın masaüstü değil, zihinsel masaüstümüzdür.
Benim için takvimde odak saatleri kapatmak bu yüzden önemli. O saatler yalnızca “boş değilim” demek için değil, “bu süre boyunca tek bir işe odaklanacağım” demek için var. Bazen başarıyla uyguluyorum, bazen sekmeler, whatsapp mesajları, telefonun sesi hatta instagram çağırıyor. Ama en azından artık şunu biliyorum: Her çağrıya cevap vermek üretkenlik değil. Bazen üretkenlik, çağrıya rağmen orada kalabilmek.
Sonuç
Aynı anda her yerde olmak, çoğu zaman hiçbir yerde tam olmamaktır. Multitasking bize aynı anda çok yerde olma vaadi verir; ama genellikle karşılığında bu telaş halini üretir: biraz mailde, biraz toplantıda, biraz telefonda, biraz raporda, biraz gelecek kaygısında, biraz da yarım kalmış cümlenin peşinde kalırız.
Oysa kaliteli iş, kaliteli düşünce ve kaliteli temas genellikle aynı şeye ihtiyaç duyar: bölünmemiş dikkat.
Belki de verimlilik adına sorulması gereken soru “Aynı anda kaç işi yapabilirim?” değil. Daha sade ve daha güçlü bir soru var: “Şu anda gerçekten nerede olmam gerekiyor?”
Çünkü dikkat sadece bilişsel bir kaynak değil; aynı zamanda bir ilişki biçimi. İşimizle, karşımızdaki insanla, kendi düşüncemizle ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin kalitesini belirler.
Ve bazen en üretken hamle, yeni bir sekme açmak değil, açık olan sekmede kalabilmektir.


